Çilekeş - Katil Dans (Unoffical)
JaN ! | MySpace Video
Hakki yenen bir album daha. Sisirin sacma sapan albumleri... Inadina devam ediyorlar iste...
Monday, December 7, 2009
Çilekeş - Katil Dans (Unoffical)
Posted by
lowrider
at
17:54
0
comments
Monday, November 16, 2009
Ceynur
Gece yatakta uyumaya calisirken bile agzima dolaniyor. Ne sarkiymis yahu...
Posted by
lowrider
at
18:02
0
comments
Monday, October 12, 2009
Magazin mücahitleri - Yildirim Turker'den...

Çok üzücü olduğunu bilmekle birlikte adını koyalım: Türk magazinciliği, basınımızın ortalamasıdır.
Defalarca durumu özetlemeye çalıştık. Ama bu topraklarda krize bulunan çözümler krizi derinleştirmekle kalmayıp alternatif çözüm arayışlarını da krizin müsebbibi ilan eder.
Cehennem miladımız olan 12 Eylül’le birlikte basının magazin alanını keşfi at başı gider. Bunda elbette şaşıracak bir şey yok.
Ümüğüne oturulan basınımızın yitirdiği sözün yerine koyduğu magazinleştirilmiş hayat resmi ile birlikte ‘entel, dantel’ ilan edilen dünyanın suretleri kapı dışarı edildi.
Basının önde gelen işlevi gerçeklikle aramıza yaldızlı bir perde germekten ibaret hale geldi.
Gazetelerimiz öncelikle ‘kadın ekleri, kadın sayfaları’yla başlayıp giderek bütünü belirleyen bir dile yamandılar. Bu dilin çağırdığı okur, mütecessis, canı sıkılan, orta sınıftan, şehirli, apolitik bir vatandaş. Popüler kişilerin şahsi hayatları olarak pazarlanan ürünlere düşkün. Ama bununla kalmayıp okuduğu yazarların şahsi hayatlarını da günbegün izlemek, onlarla da sanal bir akrabalık kurmak istiyor.
Bütün gazetelerin en mutena köşesinde her gün kafasını kurcalayan şeyleri ve özel hayatının gelişen sahnelerini aktaran son derece sıradan olmakla beraber, hatta tam da onun için müthiş bir şehvetle izlenen yazarlar türedi. Genel olarak ‘içtenlik’ ülküsüyle yücelen bir konum olduğu iddia edilen bu köşelerin çoğu kadın olan yazarları gerçekten de çok okuru olan, dolayısıyla gazetenin prestijli unsurları. Bir kısmı başka bir alanın ünlüsü olup dahiyane bir fikirle kendilerine gazete yazarı olmaları teklif edilmiş. Adına ‘life style’ denilen bir konu alanı. Şık, iyi, zevkli, uygar, eğlenceli yaşamak için okura bütün bir hayatını açarmış gibi yaparak kendi deneyimleriyle yol göstermek.
Her yazıda kendini başrolde oynatan şımarık kolejli kız tiyatro kulübü yönetmeni. Gümrah gümrah pop psikolojisi. İnsan ruhunda neşeli hoşgörü turları. Uçuk taklidi son derece yavan delimsireklikler. ‘Bu sabah yataktan pek aksi kalktım. Köpeğin maması kalmamıştı’ muhabbetleri. Zeki, çağdaş, delibozuk kadın; dahi çocukluktan bu yana geçememiş, kendini tiye alabilen amerikan erkeği. Bitmek tükenmek bilmez bir soap opera. Dizi dizi pembe dizi.
Şahsi dille pazarlamayı karıştıran, son derece denetimsiz bir teklifsizlikle ardında hiç malzemesi olmayan bir öznellik.
Haberlerin sunumuna da yansıdı elbet bu tavır.
Kendini şan şöhretin doruklarında bulan, yazdığı sözde siyasi yorumcuklarla kendinde bir kanaat önderliği vehmeden gazete yazarları, doğru dürüst muhabirleri de kapının dışında bıraktı.
Ana akım basınımızın daracık ufku, yaratmış olduğu bu saldırgan yazar müsveddelerinin ‘life style’ terörüyle sınırlı.
Sonuçta zamanla okurda böyle bir talep oluşturan basın iktidarının kendini ‘arz-talep meselesi, alan memnun-veren memnun’ türünden amiyane klişelerle savunmaya hakkı var mı? Olabilir mi?
Timuçin Esen linçi
Andıçlarla, alçak teşhir ve yaftalama numaralarıyla siyaset alanında üretilen sözü zapturapt altında tutmaya çalışan basınımız, bir yandan da kahraman-delikanlı magazin mücahitlerinin palazlanmasına yol açtı.
Şahsi hayat pazarlaması pazar oldukça eli otomatik kameralı bir güruh gece sokaklarında önlerine çıkana kök söktürüyor doğal olarak. Çünkü sıcacık evlerinde-bürolarında kendilerinden nasıl ve ne yolla olursa olsun ‘haber’ bekleyen amirlerinin elinde, sendikasız ekmek paraları.
Üstelik marifetlerini ‘aç sınıfın laneti’ne dönüştüren bir dil de dolaşımda. Yağmur çamur demeden günde 24 saat ağır kameralarının altında ezilerek haber bekleyen emekçiler tanımı, onları dokunulmaz kılıyor.
Antalya Film Festivali’nin gala gecesine katılan Nugül Yeşilçay ve Cem Özer kollarına siyah bantlar takarak Timuçin Esen’e reva görülen zulmü protesto etmiş. Bantların gerekçesini öğrenen magazin basıncıları da onları kamera ve mikrofonlarını yere bırakarak protesto etmiş. Aman da ne onurlu bir direniş!
Oysa kendilerini yalvar yakar uzaklaştırmaya çalışanların karşısında kamera ve mikrofonlarını yere bırakmak ne kelime, insanların kafasına indirmeyi de iyi biliyorlar.
Timuçin Esen, genç bir oyuncu. Şimdiye dek magazincilerle hiçbir enseye tokat göze parmak ilişkisine girmediğini biliyoruz. Kendini ve hayatını korumaya çalışan, şan şöhret peşinde çırpınmayan bir vatandaş olarak ne bir söyleşi ne bir demeçle ödüllendirdi magazincileri.
Başına gelen ve sonunda basın etiği tartışmalarına neden olan olayları mahcup maskeli basınımız yine de bölük pörçük, basbayağı montajlı veriyordu.
Olan biteni kendisinden dinledim. Onun da izniyle sizlerle paylaşmak isterim.
Esen, ‘abi’ diye hitap ettiği elli yaşının üstünde iki arkadaşıyla birlikte bir yerde müzik dinleyip birkaç içki içiyor. Gazeteciler bekliyor diye uyarıldığı için mekanın arka kapısından çıkıyorlar. Ama beş altı kişi ellerinde kameraları ve gözlerine patlattıkları ışıklarla kendilerini bekliyor. Esen, hep yaptığı gibi sorulara cevap vermeden yürümeye koyuluyor. Arkadaşları da. Onurlu basın emekçisi kardeşler, onları ite kaka etraflarını sarıp ısrarla görüntülüyor. Esen’in arkadaşlarından biri, ‘artık çekmeyin, konuşmuyor işte’ diye kameraların önüne dikiliyor. Emekçiler birden hakaret etmeye, ‘Sen kim oluyorsun ulan, vs.’ muhabbetine geçiveriyor. Çünkü biliyorlar ki ekmek aslanın ağzında. Timuçin arkasına döndüğünde arkadaşının üstüne çullanmış olduklarını görüyor ve sabrı tükenerek onların üstüne atılıyor.
Dalaştan sonra ayrılan gruplar yollarına gidiyor ama direnişçi basın emekçileri çoktan arkadaşlarını çağırmış, neredeyse 40 kişilik kameralı bir grup olarak Timuçin’lerin peşine düşmüş bile. Bu arada yakın ilişkide oldukları anlaşılan Beyoğlu Karakolu’nu da ayağa kaldırmışlar. Artık gazetecilerimiz polise de bir rol yüklemişler, bu muhteşem senaryonun her anını kaydediyorlar. Başka kurbanların anlatımlarından da biliyoruz. Haber üretmenin önde gelen yolu, ‘filanca sarhoş, olay çıkarıyor’ diye polis çağırıp polisin gelmesiyle birlikte pusulardan fırlayıp kayda geçmek. Nitekim, onların kışkırtmasıyla polis Beyoğlu polisi olduğunu gösteriyor, Timuçin Esen’i tartaklayarak, yerlerde sürüyerek, kelepçeleyerek karakola götürüyor. Bizim emekçilerin tezahüratları eşliğinde.
Esen’in sorgusunu, bir memur, bankın üstünde yapıyor. Komiser görünmüyor. Ama komiserin makamına rahatlıkla girip çıkan magazinciler adeta nispet yapıyor.
Burada bitse. Alkol muayenesi için, nedense, Esen’i İncirli’ye götürüyorlar. Öyle kolay olmuyor ama. Esen bindirildiğinde, kapıda bekleyen magazinci ordusu bu kez polis
minibüsünü yumruklayıp sallıyor. Bir yandan da küfürler savuruyorlar.
Elbette ana temaları, ‘seni biz yarattık’. İlginçtir, minibüsü yumruklanan polis, magazincilere engel olmuyor. Timuçin, neden engel olmadıklarını sorduğunda memurlardan aldığı cevap da pek ilginç: “Emir, büyük yerden.”
Taa İncirli’de alkol muayenesi yapılıyor. Timuçin, ilk arbedede kafasının yarılmış olduğunu fark ediyor. Taksim İlkyardım’a gitmeleri gerek, dikiş atılsın diye. Ama çıkışta, magazinciler yine kapıda. Bununla da yetinmeyip otobanda polis minibüsünü yakın takibe alıyorlar. Polisler de hız yapıp onlardan uzaklaşmaya çalışıyor. Kısacası, polisimiz gazetecilerin şerrinden kaçıyor. Takip edemesinler diye polis minibüsü İstiklal Caddesi’ne giriyor. Ama gazeteciler de. Yasak tanıyacak halleri yok ya.
Taksim İlkyardım’da Acil’de bir doktor Esen’e ‘sabahlara kadar çıkar gezerseniz böyle olur’ muamelesi çekince orayı terk edip Karakol’a dönülüyor. İfade verildikten sonra dikişler Amerikan Hastanesi’nde atılıyor.
Bize kadar yansıyan görüntüler, elbette montajlanmış. Fedakâr magazin emekçileri çoktandır kurmuş oldukları düzen sarsılsın istemiyor elbet. Polis ağabeyleriyle birlikte kurdukları tuzaklarla daha yakacakları çok can var.
Kendilerinde vehmettikleri güç, gazetelerindeki büyük ağabeylerinin de kendilerinde hissettikleri zorbalık hakkı. “Seni biz yarattık ulan” diye haykırdıkları adamın kendilerine şimdiye kadar bir kelime demeç bile vermemiş olması da mutlaka öfkelerini kışkırtmıştır.
Hepsinin büyüyüp yerine geçmeyi umduğu Bakan edalı Kenan Erçetingöz olay üstüne ne demiş: “Ne oluyor böyle anlamadım? Bunlar, ‘zavallı’, şöhretini kaybetmiş ya da eski şöhretini koruyamamış, aile yapısı bozulmuş, kendini alkole vermiş kişiliklerin davranışları. Ahh bu magazinciler. Ne hallere düştüler. Şuraya bak, şamar oğlanı gibi gelen vuruyor, giden vuruyor. Böyle giderse, yakında ipini koparan saldırmaya başlayacak ve kötü durumlar yaşanacak. Benden söylemesi...”
Kısacası, bunlar aynı zamanda ahlâk polisi. Emniyet’le bu kadar iyi anlaşmalarının nedeni de budur mutlaka. Sen de içki içme kardeşim, demeye getiriyorlar.
Bu arada, bize defalarca üst üste gösterilen, Teoman’ın apansız arkasına dönüp gazeteci yumruklama görüntüleri vardı ya. Hani saygısız popçu gazeteci dövüyor, görüntüleri. Biliyor muydunuz, meğer hiçbir sözlü tahrike gelmeyince Teoman’a fiziksel tacizde bulunmuşlar. Adamın kıçına el atmışlar. İyi mi?
Haydi, basın özgürlüğünden konuşalım.
Kaynak
Posted by
lowrider
at
16:15
0
comments
Friday, September 11, 2009
Nesin Vakfi'na yardim...
Aziz Nesin tarafından kurulan ve eğitim olanaklarından yoksun çocuklara imkan sağlayan Nesin Vakfı, sel felaketinde büyük maddi hasar gördü. Vakfın kütüphanesi, mutfağı, tiyatrosu kullanılamaz durumda...
İSTANBUL - 1973 'te Aziz Nesin tarafından kurulan ve eğitim olanaklarından yoksun çocukların ''toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli ve özverili, topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamayı'' amaçlayan Nesin Vakfı da sel felaketinden ağır yara aldı. 42 çocuğun barındığı vakıf tamamen su altında kaldı büyük maddi hasarlar gördü. Vakfın yöneticisi Ali Nesin, felaketin tahribatıyla ilgili vakfın sitesinden bir mektup yayınladı:
''Sevgili Dostlar,
Kötümserliğe kapılmaca yok. Hayat bir mücadeledir. Bu sel felaketini de bu mücadelenin bir parçası olarak değerlendirip eski günlerimize dönmek için canla basla, askla şevkle çalışacağız. Eskisinden daha da güzel bir vakıf yapacağız. Yarın çok daha kötü bir sel felaketi bekleniyormuş. Nasıl mümkünse! Elimizden geldiğince hazırlanıyoruz. Küçük çocuklarımızı anneleriyle birlikte İstanbul'daki evlerimize yolladık. Vakıf'ta sadece eli iş tutan gençler kaldı.
Görmeden anlaşılmaz ama felaketin boyutlarını anlatmaya çalışayım. Şu anda çamurdan bir vakfımız var desem abartmış olmam. Bodrum kat bastan aşağı, giriş katı bir buçuk metre kadar su altında kaldı. Bahçedeki su düne kadar boyu aşıyordu. Simdi suyu gitti diz boyu balçığı kaldı. Çizmeyi bırakmadan ayağınızı balçıktan kurtarmanız zor.
Selin sürükledikleri meyve ağaçlarının arasına takılmış, ağaçları eğmiş, kocaman bir bariyer oluşturmuş. O yemyeşil bahçeden geriye eser kalmadı. Çoluk çocuk hep birlikte o kadar da çok emek vermiştik ki… Hayvanlarımıza yem için ektiğimiz onlarca donum tarla bataklığa dondu. Seralarımız kimbilir nerelerdeler.
Komsu haradaki onlarca at boğuldu. Muhteşem atlardı. Hep birlikte koşmaya başladıklarında zemini zangır zangır titretirlerdi. Çocuklarımız, o atları küçücük boylarıyla çitin üstünden uzanarak, bahçeden kopardıkları tutam tutam çimlerle beslerlerdi. Minicik ellerle atların koca koca dişlerini yanyana görmenin keyfine doyum olmazdı ... Baskalarina para kaynağı olan o atlar bizim neşe kaynağımızdı. Gitti gider canim atlar.
Tiyatro salonumuz tanınmaz halde. Şu anda içine bile girilemiyor. Mutfağımız kullanılmaz durumda, içine zor giriliyor. Çamaşır makinaları, bulaşık makinaları, kurutma makinası, buzdolapları, fırınlar, soğutma depoları, kalorifer kazanı... Medeniyet namına ne varsa yok oldu. Et stoğumuz perişan. Kokuşmadan gömmek gerekiyor. Ama nereye? Her yer balçık.
Su, elektrik, telefon, internet kesik elbet. "Dereboyu"ndaki evime uzun süre ulaşamadık. Aziz Nesin'in en önemli notları oradaydı. Sel, ağaç kütüğünden karavana kadar, ne bulmuşsa önüne katmış tüm şiddetiyle akıyordu. Neyse ki ev yıkılmadı ve notlara bir şey olmadı. Mucize diyesim geliyor. Kullanılmaz hale gelen koltuk, kanape, yatak yorgandan ya da tamamen suya gömülen elbise depolarımızdan söz etmiyorum bile.
Bitirmek üzere olduğumuz "Sanatçı Evi" perişan. Yeni bastan yapacağız. Kitap depolarındaki on binlerce liralık Aziz Nesin kitabi mahvoldu. Aziz Nesin'in yıllarca biriktirdiği gazete koleksiyonunun büyük bir kısmını ciltletmiştik. Büyük ölçüde parasızlıktan ama bir miktar da ihmalkarlıktan ciltletemediğimiz binlerce gazete hamur oldu.
1976'nin Politika gazetelerini gördüm. İçim acıdı. Mezunlar dahil bütün büyük çocuklarımız Vakf'a geldiler. El birliğiyle Vakf'ı temizlemeye çalışıyorlar. Felaketin boyutunu anlamak için görmek, yaşamak lazım.
İki tesellimiz var:
1) Hiçbirimize bir şey olmadı.
2) Aziz Nesin'in bütün arşivi kurtarıldı. Çocuklarımızın ilk aklına bu notlar gelmiş. 3000 dolayında dosya... İnanilmaz bir surat ve imrenilecek bir işbirliğiyle çocuklar bütün dosyaları su basmadan kütüphaneden ikinci kata çıkarmışlar. Sabahın köründe uykularından fırlayıp...
Çocuklarımızın kimisi haylaz kimisi yaramaz kimisi söz dinlemez olabilir, ama hiç görmedikleri Aziz Dede'lerinin notlarının ilk kurtarılacak eşya olduğunu biliyorlar... Eğitim işte böyle bir şey olmalı. Her şeye karşın iyimserliğimizi elden bırakmayacağız ama. Sürekli ileriye bakmaya and içtik. Mücadeleye devam!
Sevgili Dostlar, Nesin Vakfı'nın ana binasını depreme karşı güçlendirmek gerekiyordu. Bu sel felaketiyle birlikte binanın zemini daha da zayıflamıştır. Binayı güçlendirmenin maliyeti 350-400 bin lira arasında.
Sel felaketi dolayısıyla zararımızın da (insan gücünü saymazsak) en az 500 bin TL dolayında olduğunu sanıyorum. Bizim boyumuzu fersah fersah asan meblağlar bunlar. En zor zamanlarımızda hep yanımızda olan sizlerden bütçenize göre bir katkı bekliyoruz.
Çok teşekkürler. Sizlere ve geleceğe inancımız sonsuz. Hepimizden sevgiler, saygılar.''
Ali Nesin
İnternetten bagis icin: https://secure.cs.bilgi.edu.tr/nesinvakfi/bagis.php.
Banka hesap numaraları:
TL hesapları:
İş Bankası, Parmakkapı Şubesi Şube kodu 1042 Hesap no. 0714327
Ziraat Bankası, Çatalca Şubesi, Şube kodu 130, Hesap no. 952 22 32 - 5001
Vakıf Bank, Çatalca Şubesi, Şube kodu 237, Hesap no. 434 84 59
Posta Çeki no. 164 00 09
Euro hesapları:
Ziraat Bankası, Çatalca Şubesi, Şube kodu 130, Hesap no. 952 55 01 -- 5003 (IBAN: TR 80000 1000 1300 9525501 5003)
Vakıf Bank, Çatalca Şubesi, Şube kodu 237, Hesap no. 400 79 36
Dolar hesabı:
Ziraat Bankası, Çatalca Şubesi, Şube kodu 130, Hesap no. 952 55 01 -- 5001 (IBAN: TR 37000 1000 1300 9525501 5001)
Vakıf Bank, Çatalca Şubesi, Şube kodu 237, Hesap no. 400 79 37
CHF hesabı:
Ziraat bankası, Çatalca Şubesi, Şube kodu 130, Hesap no. 952 55 01 -- 5002 (IBAN: TR 10000 1000 1300 9525501 5002)
Swift Kodlar:
Ziraat Bankası, Çatalca Şubesi Swift kodu: TCZBTR2A
Vakıf Bank, Çatalca Swift kodu: TVBATR2A. (Ntvmsnbc)
Kaynak
Herkesi yardim etmeye davet ediyorum.
Posted by
lowrider
at
18:18
0
comments
Labels: Life
Bandista
Bandista bir aralık, bu darlık bu basmakalıp, bu ayık kafayla esrik taklitleri, bu aramızda yaşayan katilleri teşhir etmek gerek dedi evde uyuklarken. Uyanmak gerek dedi önce kendi kendine, evde bir gitar çaldı manuş, klarnet aktı meyanlı, kaydırmalı, akordeon zaten doldurmuştu köşe bucak, vurmalılar hazırdı "marş"a, başladı ev'in hikâyesi, varyetesi söküp söküp yapmanın.
Bandista evi şenlik kıyamet bir eylem bandosu şimdi ses vermekte ska, balkan, vertov, reggae, eşitlik, özgürlük, cango, votka, adalet, kökler sularından... Bandista evinde geceler gündüz gündüzler denktir geceye, bu evde güneş batsa da dinlenir ev hece heceye. Bu evin odaları geniş uzun dar hayal; bu evde mebzul miktar kapılar kilitsiz gıcırdar. Bu evde koridorlar, sokaklar ve meydanlar, sahneler salonlar dansla sesle hınçla çığlıklar... Bu ev bir dağ başında bir gettoda ya da down-town'da, bu ev dev bir karavan bu evi bulur arayan. Bu evin sakinleri kara kızıl mor renkleri, yeşil sarı turunç ve nar, bu ev binbir bedenle var. Bu ev döker alınteri, bu ev rahim yangın yeri; söndürür kandilleri nice esrik sever evi. Bu evde geçmiş hüzünle değil hüsnü kabulle, bu evde gelecek yokla değil beklenir telaşla. Bu ev tenha bu ev dar-maduman kanma yalan, gözyaşları ağıtlar destanlar epik tasalar, bu evde yasalar değil ses verir yoldaş maison'lar!
Son donemde dinlendigim en eglendirici grup. Asagidaki postta ille de rumba sarkilarinda yaptiklari cover sonrasi beni cocukluguma getirince atmistim. Gec olmadan hemen bir postta bu guzel adamlarin grubu icin yapalim. Adamlar müzigi keyif icin yaptiklarini ve para talep etmediklerini belirtiyorlar. Albumlerini bedava olarak grubun sayfasindan indirebiliyorsunuz. Aha burada. Cayir cayir soyluyorlar sol tandansli sarkilarini bu guzel adamlar. Hem de hic alisilmadik ve farkli bir sekilde. Dinleyin, dinletin, eglenin eglendirin efenim.
Posted by
lowrider
at
18:08
0
comments
Thursday, September 10, 2009
Thursday, July 16, 2009
Friday, July 3, 2009
Jamiroquai - Love Foolosophy
Cok seviyorum bu adami yaa. Bu da en sevdigim sarkisi. Yana da paparazziye delirip saldirmasinin bir fotusunu koydum. Surekli dinlemek lazim bu arkadasi. Insanin gününü güzellestiriyor.
Posted by
lowrider
at
14:00
0
comments
Thursday, July 2, 2009
Patricia Kaas - La Vie En Rose
Biraz da insanin içe dönüşü...Politikadan uzak düşüncelere dalış... Bence Patricia Kaas, Edith Piaf'tan daha iyi soylemis...
Youtube'a giremeyenler için link Ktunnel la girilebilir.
Posted by
lowrider
at
14:57
0
comments
Leman - 12 Eylül Oneri
Oldukca anlamli bir kapak bence. 2 asagidaki postta da belirttigim gibi gecmisteki utanclarimizla yuzlesmeliyiz.
Posted by
lowrider
at
13:56
0
comments
Avrupa birligine ait oldugunu hissetmek !!!
Polis şiddetini gizlemeye çalışan müdüre acıma yok
enova'da 2001 yılındaki olaylı G-8 zirvesinde yaşanan polis şiddetini örtmek için yalan beyan verdirmekle suçlanan Gianni De Gennaro'nun iki yıl hapsi isteniyor
ROMA - İtalya’da askeri ve sivil istihbarat teşkilatlarının koordinasyon ve idaresinden sorumlu Güvenlik İstihbarat Departmanı (DIS) Müdürü Gianni De Gennaro hakkında iki yıl hapis cezası istendi.
De Gennaro, Cenova’da 2001 yılındaki olaylı G-8 zirvesinde polisin küreselleşme karşıtlarına uyguladığı şiddeti konu alan davada, dönemin emniyet genel müdürü olarak güvenlik birimlerini yalan beyanat vermeye zorlamakla suçlanıyor.
Genova’da görülen davanın duruşmasında Savcı Enrico Zucca, o tarihteki Cenova Emniyet Müdürü Francesco Colucci’yi yalan beyanata zorladıkları gerekçesiyle De Gennaro’nun iki yıl, Cenova polis istihbarat amiri Spartaco Mortola’nın ise bir yıl dört ay hapis cezasına çarptırılmasını talep etti.
Savcı Zucca, zirve sırasında polisin küreselleşme karşıtlarının konakladıkları Diaz okuluna düzenlediği baskın esnasında uyguladığı şiddetin örtbas edilmesi amacıyla emniyet görevlilerinin üst düzey amirler tarafından yalan beyanata zorlandıklarını savundu.
Mahkeme, savunmayı da dinlemek üzere davaya 15 Temmuz’da devam edilmesini kararlaştırdı. Hakkında 2 yıl hapis cezası istenen De Gennaro, halihazırda DIS Müdürü olarak görev yapıyor.(aa)
Evet gercekten biz avrupa topluluguna girmeliyiz. Ne ekisigimiz var degil mi? Hatta daha ileriyiz degil mi? Bizi istemeyeni biz hic istemeyiz degil mi?
Posted by
lowrider
at
12:26
0
comments
Madimak 16.yil


Bir insanlik ayibi. Utanc... Asil utanc ise 16. yilinda hala muzelestiremedigimiz kebaci-otel-bina. Bu zihniyetin hala derinden devam ettigini düsünüyorum. Sadece geride bekliyor. Bu acilarimizla yuzlesene kadar, bu utançta hepimizin payi devam edecek. Susmamali, insan olmaliyiz... İnsan...
Posted by
lowrider
at
12:19
0
comments
Wednesday, July 1, 2009
7 yil boyunca her gun grubu...

Haftasonu Istanbul'daydim. Yillar sonra bir lise arkadaslari ile bulustuk bogaza nazir bir mekanda 5 buyuk yesil efe'nin destegiyle!! Basrollerde ben, zo, aywa, buyukbilmemne ve setin... Mustakbel bayan Aywa'da olay yerinde hizli bunyelere akan rakıya dur diyemedi. Bazi yerler cok flu; ait olmadigimiz bir dugunde halay ve kolbasti denemeleri, bize bakan saskin gozler. Yillar sonra hayattaki butun rollerinden siyrildigin bir ekip. 11-18 yas arasi her gunününü beraber gecirmis, birbirinin en özel ve güzel (!!!) anilarini bilen bir toplulugun bir gece ici
n tekrar o rahati yakalamasi. Geri gelmeyen ve yuksek özlemle anilan gunler. Her bulusmada ayni konulari konusup yerlere yatsakta bundan inanilmaz bir haz aliyorum(z). Setin ile gorusmeyeli tam 9 yil olmus. Ama sanki araya sadece haftasonu girmis gibi. Beyazlar dusmus yanlara ama karizma olmus bence. Öyle bir ekip ki yilalrca gorusmesende kaldigin yerden devam edebildigin. Bu kadar sifatlarin doldurdugu bir dunyada lakaplarla birbirine seslenebilmek. Bana bisey olursa beni kollayacaklarini sahip cikacaklarini bilmek. Zo'nunda ertesi gun dedigi gibi; üniversite yillari biraz kopuk herkes icin. Kimisi icin hayati, kimisi icin kizlari, kimisi icin de kendi ile kavga ve anlama cabalari...
Sonuc olarak: yillar sonra da olsa yeni anilarimiz olusmaya basladi.
Not; Sabaha karsi buyukbilmemne'nin telefonunu alip.... neyse...
Posted by
lowrider
at
15:55
0
comments
Madonna - Secret
Alttaki posttan sonra kalan saglar bizimdir diyelim ve ayni donemin bir diger yıldızınin belki de en sevdigim sarkisiyla analim...
Posted by
lowrider
at
15:33
0
comments
Michael Jackson ve geri gelmeyen cocuklugum...
Michael Jackson - In the Closet
Yükleyen djoik. - See the latest featured music videos.
Ölüm haberini alinca ve 51 yasinda oldugunu farkedince irkildim. Ciddi ciddi, cocuklugumun bittigini gosteriyordu bu. Bana kalsa adam hala 27-28 yasinda. Meger herif annemden bile buyukmus. Herkes gibi bende de garip bir his yaratti ölümü. Son donemini cok sancili yasadi. Ama baslikta ve yukarida da bahsettigim gibi, benim icin sadece bir ölüm haberi degildi. Baska biseyler farkettim. Sacimda ilk beyazim da cikmisti zaten. En cokta 3 ay tatile girmeyi özlüyorum bu aralar...
Posted by
lowrider
at
15:09
0
comments
Thievery Corporation - Lebanese Blonde
Uggy'nin güzel asisti ve Lowrider'in golu. Itinayla soguk icecek esliginde dinleyiniz...
Posted by
lowrider
at
15:01
0
comments

